Translate

30 Aralık 2013 Pazartesi

Yeni Hamle Geliyor...

Yaklaşık bir yıldır devam eden Hükümet cemaat savaşının bir sonraki hamlesi ne olur nasıl olur merakla beklemekteyiz.
Tahminimce hamle Hükümetten gelecek ve cemaatin belini dahada kıracaktır.
Bu hamle üst düzey kamu görevlilerine olacaktır.
Cemaatçi bakanlar gitti ama asıl tehlikli olan yürütmedeki görevliler yani Vali, Kaymakam, Belediye Başkanları.
Hükümet okyanus ötesi hiç kimseyi aday yapmayacaktır yerel seçimlerde. Başbakanın dediği gibi temizleyecektir içlerinden onları.
İç işlerinin yeni Bakanı ile de Devletin içerisine sızmış imamlar temizlenecektir.
Beddua ile kendi ayağını vuran cemaat sona yaklaşmaktadır.
40 yıllık gerçek ortaya çıktığında tozlu raflardaki yerini alacaktır abiler ablalar.

23 Aralık 2013 Pazartesi

KADER

İyi yahut kötü bütün hakikatler, aslana benzer
Onlara dokununca âlemi birbirine katarlar
Hakikat, kıyısı dibi bulunmayan büyük bir deryadır
O deryanın suyu ise baştan başa ateştir, dalgası da inci
Ey can!
Bu hakikat, ateş yağmurudur.
Bir damla su yüzünden yer yüzü harabeye döner
Bir damlanın meydana getirdiği tufanda,
Niceleri Nuh Aleyhisselam’la birlikte aynı gemiye biner,
Niceleri de boğulur gider.
Her insan topraktan yaratılmış,
Vücudunda nice gökyüzü güneşi vardır.
Orda nice güçlü, kuvvetli kükremiş aslanlar
Ceylanlar şekline girmiş gizlenmişlerdir.

Aslında insanın aradığı her şey, her şekil, her suret,
Düşünceden meydana gelir.
Gönle, gamdan bir peygamber gelince,
Ötelerden Cebrail gönle iner.
Düşünce Meryem gibi yüzlerce İsa’ya gebe kalır
Gecenin gizlediği hakikat nedir?
Bu tepeden tırnağa kana bulanmış gök kubbeden yağan nedir?
KENDİ CİĞERİNDEN AKAN KAN MIDIR?
PEKİ, KADER NEDİR?
BU KANI DURDURMAK MI?

YOKSA O KANLA BOĞULMAK MIDIR?

10 Aralık 2013 Salı

Şikayetname

Divan edebiyatımızın en büyük şairlerinden ve "Yedi Ulu Ozan" dan biri olan Fuzuli'nin yaşamı zorluklar içerisinde geçmiştir. O yaşadığı zorlukları şiirinde kullanmıştır. 

Tüm yaşadıklarına rağmen dünyevi bir isteği ve amacı olmamıştır. Eserlerinin ana teması İlahi Aşk olmuştur her zaman. 

Eserlerinde durum değerlendirmeleri de yapan Fuzuli, bizlere şah eser niteliğinde bir eser bırakmıştır. Günümüz bürokrasi ve mal zenginlerinin Allah kullarına reva gördüğü hor görüşe unutulmaz bir eserle cevap vermektedir.


Selâm verdim rüşvet değildir deyü almadılar
Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.
Dedim: - Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?
Dediler: - Bizim adetimiz böyledir.
Dedim: - Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.
Dediler: - Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.
Dedim: - Beratımın gereği niçin yerine gelmez?
Dediler: - Zevaittir, husulü mümkün olmaz.
Dedim: - Böyle evkaf zevaidsiz olur mu?
Dediler: - Asitanenin masraflarından artarsa bizden kalır mı?
Dedim: - Vakıf malın dilediği gibi kullanmak vebaldir.
Dediler: - Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.
Dedim: - Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur.
Dediler: - Bu hesap, kıyamette sorulur.
Dedim: - Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.
Dediler: - Ondan dahi korkumuz yoktur, katipleri razı etmişiz.
Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler, çaresiz mücadeleyi terk ettim ve mey'us ü mahrum guşe-i uzletime çekildim.


Yüzyıllar öncesinden alınması gereken bir ders. Umarım bugünün erk sahipleri gerekenleri yaparlar.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Şehzade Mustafa - Taşlıcalı Yahya Mersiyesi

MEDED meded bu cihanın yıkıldı bir yanı
Ecel celalileri aldı Mustafa Han'ı
Dolundu mihr-i cemali bozuldu erkanı
Vebale koydular al ile al-i Osman'ı

Yalancının o kuru bühtanı, buğz-ı pinhanı
Akıtdı yaşımızı yakdı nar-ı hicranı

N'olaydı görmeye idi bu macerayı
Yazıklar ane ki reva gördü bu re'yi gözüm
Nesim-i subh gibi yerde koyma ahımızı
Hakaret eylediler nesl-i padişahimizi

Bunun gibi işi kim gördü kim işitti aceb
Ki oğluna kıya bir server-i Ömer-meşreb
ilahi cennet-i firdevs ana durağ olsun
Nizam-ı alem olan padişah sağ olsun

Taşlıcalı Yahya

Medet! Medet! bu cihanın yıkıldı bir yanı
Ecel celâlileri aldı Mustafa Han'ı

Tolundu mihr-i cemâli, bozuldu erkânı
Vebale koydular al ile Al- Osman'ı



Bunun gibi işi kim gördü, kim işitti aceb
Ki oğluna kıya bir Server-i Ömer-meşreb?

Getirdi arkasını yere Zâl-i devr-i zaman
Vücuduna sitem-i Rüstem ile erdi zeban

Döküldü gözyaşı yıldızları, çoğaldı figaan
Dem-i memâtı Kıyamet gününden oldu nişan.

Griv-i nâle vü zâr ile doldu kevn-ü mekân
Akarsu gibi müdânı ağlamakta pir ü cevân

O cân-ı âdemi yân oldu hâk ile yeksan
Diri kala ne revadır fesâd eden şeytân?

Nesim-i subh gibi yerde koyma âbımızı
Hakaret eylediler nesl-i Pâdişâhımızı.
TAŞLICALI YAHYA

BU CİHANIN YIKILDI BİR YANI
16- asrın, Fuzuli'den sonra en büyük mesnevi şairi sayılan (Hamse- 5 mesnevi sahibi) Taşlıcalı Yahya Bey'in bu heybetli mersiye'sini (ağıt) her okuyuşta ürpermişimdir. Kanuni Sultan Süleyman'ın maalesef "karılar sözüne uyarak" boğdurttuğu, bü­yük şehzadesi ve veliahdı Mustafa Han için yazılmış olan bu ağıl, belki samimiliği ve bir faciaya yaslanan heybeti bakımın­dan, edebiyatımızın en kudretli mersiyesidir.
Kanuni'nin yaşlılık zamanında, Hürrem Sultan'ın ihtiras dolapları ile yürütülen "Kadınlar Saltanatı" çağının başlangıcın­da olan bu aldanışa dayalı evlât katli trajedisini ebedileştiren şii­ri, kaç zamandır sizlere tanıtmayı düşünürdüm.
Şunu belirteyim ki, Şehzade Mustafa'nın katli, Batılıların "La Rossa" yahut "Roxelana" dedikleri Hürrem Sultan'ın saray entrikaları ve Rüstem Paşa'nın hileci, rüşvetçi şahsiyeti Osman­lı tarihinin edebiyata en çok yansımış bir devri sayılabilir. Bu te­sirli Mersiye'den başka, Abdulhak Hamid'in "Kanuni'nin Vic­dan Azabı" adlı (henüz yayımlanmamış) piyesi ve Hürrem Sul­tan üzerine birçok romanlar, hikâyeler, tiyatro eserleri yazılmış­tır.
Şehzade Mustafa'nın öldürülmesinde, Kanuni'yi aldatmak suretiyle, Hürrem Sultan'la birlikte başrolü oynayan Hırvat Rüstem Paşa'nın karanlık şahsiyeti hakkında geniş bilgi için ise, İsmail Hami Danişmend'in "Osmanlı Tarihi Kronolojisi" (Türkiye Yayınevi, İst.) ile Mustafa Müftüoğlu'nun "YÜZ KÜÇÜK ADAM" adlı eserleri okunabilir.
Şehzade Mustafa'nın acıklı vakası kısaca şöyledir:
Kanuni 60 yaşında bulunduğu sıralarda, hayatta dört oğlu ile bir kızı bulunuyordu. Oğullarının en büyüğü, Kanuni'nin Hürrem'den önceki gözdesi Gülbahar Sultan'dan (Mahidevran Sul­tan) olan Şehzade Mustafa idi. Diğer oğullan Selim, Bayezid ve Cihangir ile kızı Mihrimah ise, Hürrem'in çocukları idiler. Hür­rem, ne pahasına olursa ol$un, büyük oğlu Şehzade Selim'i (Sonradan E. Selim adiyle tahta geçmiştir.) Padişah yapmak is­tiyordu. Oysa devletin bekasını düşünen Kanuni Süleyman, bü­yük oğlu (Gülbahar'dan olma) Mustafa'yı çok değerli, cesur, tecrübeli buluyor, kendisine veliahd olarak yetiştiriyordu. Mus­tafa Han, o sırada Amasya vahşiydi.
Ne var ki, Ukraynalı bir papazın tazı olan Slav güzeli Hürrem Sultan, hele "makbul" vezir İbrahim Paşa'nın katlinden sonra, yaşlı Kanuni'yi, işvesi ve zekâsı ile büsbütün avucunun içine al­mıştı. Rakibi Gülbahar Sultan'ı Manisa'ya sürgün ettirmeyi bile başardıktan sonra, Topkapı Sarayında bir "taçsız kraliçe" gibi davranıyordu.
Çok geçmeden kendisine Hırvat Rüstem Paşa gibi bir de hırslı müttefik buldu. Kızı Mihrimah Sultan'ı, bu kurnaz adamla evlendirdikten ve onu koca devletin sadrazamlığına getirmeyi de başardıktan sonra, Kaynana-Damat-Mihrimah üçlüsü artık, İmparatorluk yönetimini, istedikleri tarzda kurcalamaya başla­dılar. Ayrıca, belki her ikisinin Türk soyuna ve Osmanlı devleti­ne, şuurdan veya içgüdüden gelme düşmanlıkları da vardı.
Hürrem Sultan, kendisine tutkun olan Kanuni'nin bütün za­yıf yanlarını, meyillerini, onu elde tutma yolları biliyor, bun­lar üzerine Rüstem Paşa'yla istişare ediyordu. Yok etme, sürgün, kayırma hattâ rüşvet plânlan böylece hazırlanıyordu.
Nitekim Şehzade Mustafa'yı, bizzat sevgili babasının fermanıyla öldürterek yok etme ve Şehzade Selim'e padişahlık yolunu açma ihaneti de böyle hazırlandı. Kanuni'nin de her hükümdar gibi, kendisini sağlığında devirecek olanlara, orduyu kışkırtarak devleti parçalaması ihtimali bulunanlara karşı çekingenliği, ku­runtuları vardı. İşle Padişahı bu duygusundan avladılar.
Ömrü savaşlar, fetihler ile geçen şanlı hükümdar, yaşlılık ve hastalıklar dolayısıyla, artık ordusunun başına geçip seferlere çıkmaya pek hevesli değildi. Şehzade Mustafa ise, babasının çok zor vazifeler vererek hükümdarlığa hazırladığı, mükemmel tahsil görmüş, ruhça sağlam, vücutça yakışıklı, tahtta Süley­man'ın ihtişamını liyakatla sürdürecek değerde bir insandı. O zaman 35 yaşlarında olan bu şehzade, önderlik, kumandanlık vasıfları ile bütün askerin, yeniçeriler ve devlet erkânının da gözbebeği bulunuyordu.
İşte baba ile oğlunu arasını açmaya, yaşlı Kanuni'nin bu zaa­fından ve Mustafa'nın büyük devlete baht yıldızı olma istida­dından başladılar. Önce, Şehzade'nin İran Şahı Tahmasb ile gizli temasları bulunduğu, Şah'ın kızını alacağı ve onun yardımıyla Kanuni'yi devireceği hakkında rezilce söylentiler çıkardı­lar.
Padişah bu laftları: "Hâşâ, Mustafa Han oğlum, bu küstahlık­lara kalkışamaz. Böyle uygunsuz işler Şehzademe yakışmaz. Bazı fesatçılar, onun istikbalini kıskandıkları için böyle uydur­malara tevessül ederler" diyerek kesip attı.
İşte bunun üzerine Hürrem ve Rüstem oturup sahte bir belge düzenlediler:
Sözde Padişahın ihtiyarlık dolayısı ile son İran seferine, as­ker önünde bizzat çıkmak gücünde olmadığı... Yeniçerilerin güçlü ve kudretli Şehzade Mustafa'nın kumandasını arzuladıkları... Buna bütün gücü ile karşı koymak isleyen Rüstem Pa­şanın ise kellesini istedikleri vs. bu sahte belgede yazılı idi. Bel­geyi Padişaha gönderen Rüstem Paşa, binbir dil dökerek, Kanu­ni'nin askeri tatmin için bizzat sefere çıkmasını rica etmeyi de unutmuyordu.
Kanuni, nihayet bu hilelere kapılarak, kendisine ihanet emeli taşıdığına inandığı oğluna gazap etti. Hem Mustafa'yı ağır şekil­de cezalandırmak hem de İran Şahı Tahmasb'a haddini bildir­mek için 1553'te İran seferine çıktı. 21 Eylül 1553, Konya Ereğlisi yakınında Aktepe'de konakladı. Oğlu Mustafa da Amas­ya'dan gelerek, kendisine orada katılacaktı.
Facia işte orada olupbitti. İçinde hiçbir kötülük ve suçluluk hissi bulunmayan Mustafa, babasının elini öpmek sevinciyle gelip Padişah otağı yakınında konakladı. Kendisine ihtiyatlı ol­masını hatırlatanlara gülüyor: "Eğer ölmem mukadderse, bu ha­yatı bana verene iade etmekten daha güzel ne yapabilirim?" di­yordu.
Veliahd'ın gelişi büyük heyecan kopardı. Yeniçeri ve serdar­lar onu alkışladılar. Duaları ve tezahüratı tebessümlerle karşıla­yan Mustafa, babasının elini öpmek üzere hemen Otağ-ı Hümayun'a koştu. Hayret! Ortalıkla muhafızlar, merasim kıtaları yok­tu. Padişahın çadırını da bomboş bulan Şehzade tam geri dön­mek üzre iken... Nereden çıktığı bilinmeyen güçlü kuvvetli yedi dilsiz üzerine çullandılar...
Mustafa, kaçmayı onuruna yediremedi, hem de perişan ola­cak Osmanlı tahtını, isyanla, kanla lekelenecek evlât bahtını dü­şündü. Yeniçeriler, bin can ile onu korumaya ve hükümdar yap­maya hazır iken, hiçbir feryat koparmayarak yedi dilsiz ile uzun müddet vuruştu. Nihayet takat yetiremeyip şehit düştü. Güzel nâşı ise, ibreli âlem için, tâ ordugâhın ortasında, bir halı üzerinde teşhir olundu. Sonra da gömülmek üzre, Bursa'ya Muradiye tür­belerine gönderildi.
Çok sevilen ve Osmanlı devletinin Kanuni çapında devamı ümidi olan Mustafa'nın böyle sebepsiz ve hileli idamı, asker, erkân ve halk arasında büyük üzüntü ve isyan doğurmuştur. Taşlıcalı Yahya Bey'in yukarıdaki mersiyesi işte asker arasın­daki o teessür ve isyanın, ölümsüz şiir halinde ifadesidir.
Taşlıcalı Yahya Bey, sarayda yetiştirildikten sonra, Şehzade Mustafa'nın maiyetine verilmiş Yeniçeri kumandanlarındandır. Şair ve asker olarak bağlı bulunduğu bu şanlı padişah adayına yapılan hile ve zulüm onu çileden çıkarmıştır. Bu şiir onun ve­fası, devlete bağlılığı ile beraber, medeni cesaretini de gösteren eşsiz bir sanat beratıdır.
Şiirde, Kanuniyi aldatarak eşsiz oğluna karşı bu cinayeti iş­letenlerin, ayni zamanda Osman Oğullarının (Al-i Osman) şere­fine leke sürdükleri belirtilmekte, adaletsizlik ve hileye karşı kükreyen arslanın ıstırabı sezilmektedir.
"Vücuduna sitem-i Rüstem ile erdi zeban" mısraında, facia­nın rejisörü Rüstem Paşa'nın adı lanetle anılmaktadır. Nitekim Mustafa'nın katli üzerine, askerin zoru ile sadrazamlıktan (Baş­bakanlık) atılan Rüstem Paşa, daha sonra, ikinci sadrazamlığın­da, şair Yahya Bey'den intikam almak isteyecektir.
Şimdi bu kudretli Mersiye'yi, incelikleri ile kavramaya çalı­şalım:
Beyit: "Medet! Medet! bu cihanın yıkıldı bir yânı!" mısraı ölüm karşısında bir çığlık olarak, edebiyatımızda eşsiz bir söy­leyiştir. Beytin ikinci mısraında "Ecel celâlileri" (eşkıyası) ifa­desi ile hem bu facianın rejisörleri, hem dilsiz cellâtlar yeril­mektedir.
Beyit: Şehzadenin, güneşe benzeyen güzel yüzü, son bir kere "tolun halde" görülmüş, sonra bu güzelliğe kıyılmıştır. Bu cinayeti düzenleyenler "al ile" (yaptıkları hile ile) Osmanlı ha­nedanını dahi vebal (itham, günah) altına koymuşlardır.
Beyit: Tarih karşısında büyük şaşkınlık duyan şair, o kadar büyük adam, muhteşem padişah bildiği Kanuni'yi, aldanışından ötürü kınamakta, böyle bir oyuna gelmesini hayretle karşıla­maktadır: Kanuni ki, Ömer-Yaratılışlı, yani adaleti her şeye üs­tün tutan bir padişah (server) tır. Böyle görülmemiş, işitilmemiş bir "işi" nasıl yapabilir?.
Beyit: İran destanı Şehname'nin baş yiğitleri olan Zâl ve oğlu Rüstem'e işaret eder görünmekle birlikte, bu cinayetin baş tertipçisi olan Hurrem Sultan ve Rüstem Paşa kınanmaktadır. "Bu dönek zaman"ın hilece Zâl'ı, yiğitçe değil fakat kalleşçe Şehzade'nin "arkasını yere getirmiş"tir. "Rüstem'in kötülüğü yüzünden" Mustafa'ya dil ve kılıç (zeban) üşüştürmüşlerdir.
Beyit: Şehzade'nin ölümünden duyulan umumi üzüntü di­le getirilmiş ve cenazesinde büyük bir kalabalığın bulunduğu da anlaşılmıştır. "Dem-i memâtı (ölüm günü) Kıyamet gününe benzemiştir.
Beyit: Halkın ıstırap ve ağlayışları kudretli şair lisanı ile söylenmekledir:"Feza ve yeryüzü inilti ve çığlık gürültüleriyle doldu. Genç yaşlı bütün halk, akarsu gibi devamlı ağlamak­ta."
Beyit: Şehit Mustafa için "insanlığın ruhu" (cân-ı ademiyân) deyimini kullanmakta ve intikam istemektedir: Mademki o yerle bir (hâk ile yeksan) oldu. Fesad eden şeytanın (Rüstem'le Hurrem) diri kalması reva mıdır?
Son beyit: Ulu Tanrı'ya bir intikam ve adalet niyazıdır:"Sabah rüzgârını nasıl yerde koymuyorsan, öylece, bizim ahimizi da yerde koyma" (Yapanların yanına bırakma). Çünkü -bize ya­pılsa belki zarar yok ama- "Padişahımızın soyuna, nesline haka­ret ettiler."
AHMET KABAKLI ( Tercüman, 18 Temmuz 1976)

İS KOKUSU NEREDEN GELİYOR ?

İS KOKUSU NEREDEN GELİYOR ?
Kış Mevsiminin gelmesi ile birlikte şehrimizde özellikle akşamları ortaya çıkan is kokusunun kaynağı merak edilmektedir.

Halk arasında tartışmalara neden olan is'in evlerde ısınma amacı ile kullanılan kömür yakıtından veya şehrimizde bulunan fabrikalardan geldiği zannedilmektedir.
Isınma amaçlı tüketimin, geçtiğimiz yıllarda bu şekilde bir probleme neden olmaması ve bu yıl yaşanan olayda is kokusunun çok yoğun olması şüpheleri fabrikalara yöneltmekte.

İnsan sağlığını olumsuz yönde etkileyen bu kirliliğin nedeni ne olursa olsun yetkililerin bir an önce gerekli önlemleri alması gerekmektedir.

2 Aralık 2013 Pazartesi

TÜRKİYE SANAYİ'SİNİN KALBİ PAYAS

TÜRKİYE SANAYİ'SİNİN KALBİ PAYAS

Hatay'ın çiçeği burnunda ilçesi Payas, tıpkı bir buz dağı gibidir. Türkiye'deki binlerce ilçeden, binlerce yerleşim alanından biri olmasına rağmen Tarihi ve doğal zenginliklerinin yanı sıra sanayisi ile de atılım yaparak farklılığını ortaya koymuştur.  

Demir çelik sektörünün ve buna bağlı olan tüm iş kollarının faaliyet gösterdiği Payas, gündemi ile ülkemizde sanayi borsasına yön vermektedir.

Türkiye'nin önde gelen kuruluşlarının yer aldığı Payas, her yıl İSO 500 listesinde ilk sıralarda mutlaka yer almaktadır.

İlçe olunması ile birlikte Ülkede kendisinden daha çok söz ettirecek olan Payas'ı gelecekte altın günleri beklemektedir. 
Geçmişte Sancak merkezi olan Payas halkı ve yönetimi ile birlikte dirayetli ve çok çalışması ile hak ettiği seviyeye mutlaka gelecektir.

27 Kasım 2013 Çarşamba

mısır

"AL AZiF" denen kitapta Şeytanı Çağırma rituellerinden yapılması gerekenleri tarif eder,

O Kitap da şimdi yeni moda olan el hareketinden bahseder ... Yani rabia işaretinden.....

Mısırlılar sahillerde, denizde eğlenirken bizler meydanlarımızda onlara destek oluyoruz  yırtıyoruz kendimizi diğer Araplara destek olduğumuz gibi.

Burnumuzun ucunda ki Türkmen kardeşlerimizi görmüyoruz, yaşadıkları ilgilendirmiyor bizleri.

Amerikan ajanı ve hizmetkarı olduğu kanıtlanmış Mursi'yi desteklemek her şeyden önemli değil mi bizim için...

Bu ajanı hemde Şeytan çağırma sembolü ile desteklemek daha bi Müslüman yapıyor bizi...

Oysa ki kardeşlerimizin ezilmesi gayet normal.....

Uyan ey ülkemin güzel insanları sana senden başka dost yok.....


Bugün Aşura
O gün Kerbela da kazanan Yezid ve yandaşları vardı,
Bugün yaşayan Yezid ve torunları var.
Ey Allah'ım!
Ülkemizi ve Milletimizi Yezid ve soyundan koru.
O gün Kerbela da galip gelen Yezidin soyunu helak et...
Birliğimize ve Mazlumlarımız'a dirayet ver, güç ver.

Değişken Bir Durum


Eskilerin deyimi ile "siz necisiniz beyler" demek geliyor içimden. Tamda bugünlerde yaşamakta olduğumuz seçim öncesi zamanlarda.

Toplamda 50 km mesafede farklı siyasal görüşleri çıkıyor ortaya. Biri A partisinin aday adayını diğeri B partisinin aday adayını destekler konumda, bulundukları yerden çıktıkları an destekleri sadece isim değişikliğine uğramıyor siyasal görüşe de uğruyor.
Şehirde A cı, İlçede B ci, Kırsalda C ci oluveriyorlar birden.

Kutsal bir meslek ve görev olan gazeteciliği ayaklar altına alıp sözüm ona kalemlerinin özgürlüklerini duygusal gülümsemelere karşı pati sallamak olarak görenler bile var.

Özel haberlerden geçilmiyor maşallah, araştırmacı bir o kadar da bilgili ve kitleleri harekete geçire bileceklerini var sayan gazetecilerimiz, Duayen, Fenomen ve Medya imparatoru niteliğinde.

Yazık ki bir umut diye yola çıkan aday adaylarının yakasına yapışılmış "kesin sensin aday" denmiş elinde ki ile yetinilmemiş avucundaki de alınmıştır.

Bu işin maddi kısmı tabi ki kişileri bağlar fakat asıl konu olan ve tartışılması gereken isim desteklemek mi? siyasi görüş desteklemek mi?

İyi kötü herkesin bir görüşü mevcuttur yaşamına uydurduğu, peki doğru olan bu görüşün coğrafi şartlara göre değişken olması mı yoksa doğru bildiğini yanlış dahi olsa savuna bilmesi mi?

Eskiden Ülkemizin solcusu sağcısı vardı Baş verirlerdi Baş eğmezlerdi ya şimdi ?







20 Kasım 2013 Çarşamba

"Kızgınlık çok gürültülüdür, oysa kırgınlık ne kadar da sessiz..."

Kızgın değilim artık arada kaynamışlara. 
Kızdığımda içimde bir yanardağ oluşuyordu. İçimde ki insan sevgisinden dolayı, zarar vermiyordum kimseye.
Bıraktım artık kızgınlığımı.
Bundan sonra kızgınlık olmayacak kendi adıma.
Susmak var bundan böyle.

Aman haa unutmadan bu sessizlik kabulleniş, boyun eğme sessizliği değil sakın ola ki baş eğmek diye bilmeyin.

Dağlar hep sessiz olur heybeti oranınca, çakıl taşlarına kızmazlar.
Bu böyle biline böyle de duyurula.....

18 Kasım 2013 Pazartesi

BURNUNDAN KIL ALDIRMAMAK

Hayat akarken bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olabilir. Bu çözümlere ulaşmak için herkesi dinlemeyi bilmek, herkesin fikirlerine açık olmak gerekir.

Korkmamalı insanoğlu karşısındakinden, yüzleşmeli yaptığı hatalar ve yanlışlarla.
Unutulmamalıdır ki küçük görülen hiç bir şey aslında çok küçük ve önemsiz değildir. Tarih küçümsenen ve elde edilmiş zannedilen hezimetlerle doludur. 


Sizde korkularınızı ve ön yargılarınızı bir tarafa bırakarak iş işten geçmeden yüzleşin doğrularla. 

İşte size yerinde bir hikaye, umarım ders alırsınız....

BURNUNDAN KIL ALDIRMAMAK

Zengin yaşlı bir adam bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır, İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrının sebebini anlayamaz sadece ağrı kesiciler verip, gider. Fakat adamın baş ağrısı geçeceğine daha da artarak sürer. Baş ağrısının yanında gözleri de yaşarmaya baslar. Başka doktorlar çağrılır. Adam ağrıyı keseneservet vaat eder. Ama doktorların hiçbiri ağrıyı kesemediği gibi sebebini de bulamaz.
Baş ağrısından geceleri de uyuyamayan adam iyice kötüleşmiştir. Baş ağrısı ve devamlı gözyaşları hayatı çekilmez kılmıştır. Tedavi için yurtdışına da giderler, hastanede uzun bir süre kalır, çeşitli testler yaparlar bir türlü doktorlar teşhis koyamaz.
Memleketine evine dönmesini orda dinlenmesini daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Zengin adam ne yapalım kaderimiz böyleymiş deyip çaresiz evine döner.
Bir gün, yaşlı adam kendini iyi hissetsin diye eski berberi çağrılır. Berber yataktan kalkamayan yaşlı adamı tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber bir an düşünür ve der ki;
- Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın.
Adamın burnunu kontrol eder;
- Hah işte! Kıl dönmüş. Sorun değil ben hallederim.
Deyip yaşlı adamın şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı yaşlı adamın müthiş çığlığıyla odaya koşar. Berber canı çok yanmış olan yaşlı adamın elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla evden kovulur.
Adamın burnu kanlar içindedir. Pansumanlar yapılır, adam yatıştırılıp tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah yaşlı adam aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire değip gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan yaşlı adam, vaadini yerine getir. Berberi çağırtır ve ona bir servet bağışlar…
Burnundan kıl aldırmayanların başı çok ağrır…

12 Kasım 2013 Salı

Saygıda Zorunluluk

Hiç kimse bir başkasını sevmek zorunda değil.
Zorla da sevdirilmez hatır içinde sevdirilmez,
Fakat sevmek zorunda olmadığınız,
ATATÜRK'e saygı duymak zorundasınız.
Şuan sevmediğinizi benimsemediğinizi anırdığınız pis ağızlarınız 
Atatürk olmasaydı da olurdu evet olurdu 
Hemde nasıl olurdu siz çok iyi biliyorsunuz
Bilmiyor iseniz;
Hizmet ettiğiniz efendilerinize sorun söylesin sizlere.......

22 Ekim 2013 Salı

Mevlana'dan .....

Ele geçen şeyin tadı, tuzu, değeri, oraya varmak için çekilen yol zahmeti kadardır. 
Çölün tozunu yutmayan, dilini dudağını çöl güneşinde çatlatmayan zemzemin lezzetini bilemez. 
Ömür boyu hayalini kurmayan Kabe'nin kadrini tartamaz. 
O halde önce yan ki su seni kandırsın, acık ki ekmek damağında bir lezzet bıraksın. 
Özle ki bulduğunda gerçekten bulmuş olasın.

Hiç bir zaman geç kalmadınız, kaç kere yoldan dönmüş de olsanız, 
kaç kere döndürülmüş de olsanız, 
dünyanın bütün günahını taşıyor da olsanız,
hayatınızdaki her şeyden kendinizi suçlu hissediyor da olsanız,
kendinizin ‘Yüreğiniz’ tarafından kabul edileceğine inanmıyor olsanız da siz yine de ‘kendinize-Yüreğinize’ yürüyünüz.
Hiç kimse size inanmasa da siz kendinize inanın.

Küle döndüysen, güle dönmeyi bekle. Geçmişte küle dönüştüğünü değil, küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla.


Dibi yosun tutan denizlerle ilgilenme, sen dağları seyret. 
Yenik düşüyor san özlemlerine aldırma, kalbindeki o uçsuz bucaksız sevgiyi hisset. 
Işıklar sönmüşse ve karanlıksa ona da aldırma, ay ışığını seyret. 
SABRET! Sabret ki her şey hissettiğin kadar derin ve sonsuz olsun.
Sabret ki her şey gönlünce olsun.

  • Yüz binlerce birbirine benzeyenleri seyret de aralarında ki yetmiş yıllık farka dikkat et.  İki şey birbirine benzeyebilir: Acı su da berraktır, tatlı su da…
  • Adalet nedir? – Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? – Dikene su vermek.

İnsanların çoğu için hakikat çok rahatsız edicidir; zira hakikat onların kendi nefsinin özüne ışık tutar. Zayıflıkları, hilekarlıkları, aczleri, çirkinlikleri görünür hale gelir. İnsanlar kendi cehaletlerine saklanır ve görmeyi reddederler. Kendi çilelerini, hayatlarının geri kalan kısmı boyunca şeytanın hiç bitmek bilmeyen dairesinde kalmayı tercih ederler. Kısa ömürlü, yapay mutluluk ve sürekli ıstıraptan pişmanlık ve işkence onların hayat boyu refakatçisi olacaktır.









13 Ekim 2013 Pazar

Kanuni Sultan Süleyman'ın Oğlu Şehzade Beyazıt'la Yazışması

Kanuni Sultan Süleyman'ın Oğlu Şehzade Beyazıt'la Yazışması

Şehzade Beyazıt'ın, kendisine dost gözüken baş düşmanı Lala Mustafa Paşa'nın kışkırtmasıyle ve kardeşi Selim (sonradan II. Selim)'le tutuştuğu Konya Savaşı'nda yenilgiye uğraması, O'nun hayatına mal oldu. Her ne kadar Beyazıt, sonradan pişmanlık duyarak "babası"ndan af ve özür dileyen mektuplar yazmışsa da, bunlar da Lala Mustafa Paşa'nın adamları tarafından ele geçirilerek yok edildi ve Kanunî'ye eriştirilmedi. Sonunda Beyazıt, îran Şahı Tahmasb'a sığınmak zorunda kaldı. Tahmasb, önce şehzadeyi çok iyi kabul etmiş, fakat sonradan, Osmanlı saltanatının tek adayı Şehzade Selim'in dostluğunu ve minnetini kazanmak düşüncesiyle, O'nu, istanbul'dan gelen Selim'in adamlarına teslim ederek, 25 eylül 1561'de öldürülmesine sebep olmuştur.
Güzel şiir yazan ve şiirlerinde Şahsî mahlasını {takma adını) kullanan Şehzade Beyazıt'ın babasına yazdığı manzum yakarış mektubu ile Kanunî'nin bu mektuba verdiği cevabı, Osmanlı tarihinin saltanat hırslarını yansıtmak bakımından ilginç bularak, sunmakta yarar görüyoruz.

ŞEHZADE BEYAZIT'IN MEKTUBU

Ey seraser âleme Sultan Süleyman'ım baba,
Tende Canım, Canımın içinde cananım baba,
Bayezîd'ine kıyar mısın benim canım baba
Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.

 Enbiya ser-defteri yani ki Âdem hakkıçün,
 Hem dahi Musî ile îsî-i Meryem hakkıçün,
Kainatın server-i ol Ruh-i âzam hakkıçün,
Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.

 Sanki Mecnun'um, bana dağlar başı oldu durak,
 Ayrılıp bilcümle mal ü mülkten düştüm ırak,
Dökerim göz yaşını vâhasretâ, dâd-el-firak,
Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.

Kim sana arzeyleye hâlim,
eya şah-ı kerim, Anadan, kardeşlerimden ayrılıp kaldım yetim,
Yok benim bir zerre isyanım sana,
Hak'tır alîm, Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.

  Bir nice ma'sumum olduğun şeha bilmez misin?
 Anların kanına girmekten hazer kılmaz mısın,
Yoksa ben kulunla Hak dergahına varmaz mısın,
Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.

Hak Taâlâ, kim cihanın şahı etmiştir seni
Öldürüp ben kulunu, güldürme şahım düşmeni
Gözlerim nuru oğullarımdan ayırma beni
Bigünahım, Hak bilür devletlü sultanım baba

Tutalım iki elim baştan başa kanda ola,
Bu meseldir, söylenir kim "kul günah itse n'ola"
Bayezîd'in suçunu bağışla, kıyma bu kula,
Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.
Seraser: Baştan başa. 2 Ser-defter: Kitaba, deftere yazılan ilk isim. Ruh-i âzam: en büyük ruh, Tanrı Ruhu'nun insanda tecellisi. 3 Bilcümle: hep, bütün. Vâhasretâ, dâd-el-firak: "özleyiş ve ayrılık acısından medet." 4 Kerim: bağışı bol, cömert. Eya!: Ey! Alim: bilen. Şehâl: ey padişah! Düşmen:düşman

KANUNÎ'NİN YANITI

Ey demeden mazhar-ı tuğyan ü isyanım oğul,
Takmayan boynuna hergiz tavk-ı ferman'ım oğul,
Ben kıyar mıydım sana ey Bayezıt Han'im oğul,
Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

Enbiya vü evliya, ervah-ı âzam hakkıçün,
Nûh u İbrahim ü Musî İbn-i Meryem hakkıçün,
Hatm-ı âsâr-ı nübüvvet Fahr-i Âlem hakkıçün,
Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

  Âdem adın itmeyen Mecnun'a sahralar durak,
Kurb-i taattan kaçanlar daima düşer ırak,
Tan değildir der isen "Vâhasretâ, dâd-el-firak"
Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

 Neşet-i Haktır übüvvet, ram olan olur kerim,
"Lâ-t'akul üf!" kavlini inkâr eden kalur yetim,
Taat'a, isyana âlimdir Hudavend-i azîm,
Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

Hak reâya-yi muti-e rai etmiştir beni,
İsterim mağlûb idem ağnâm'a zi'b-i düşmeni,
Haşelillah öldürürsem bîgüneh nâgeh seni,
Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

 Rahmü şefkat, ziyb-i iman olduğun bilmez misin,
Ya dem-i ma'sum'u dökmekten hazer kılmaz mısın,
Abdi âzâd ile Hak dergahına varmaz mısın,
Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.

Tutalım iki elin baştan başa kanda ola
Çünki istiğfar idersen biz de afv-etsek n'ola
Bayezîd'im suçunu bağışlarım gelsen yola,
Bigünahım dime bari, tevbe kıl canım oğul.
Demadem: Zaman zaman. Mazhar-ı tuğyan ü isyan: başkaldırma ve isyan suçlarını işleyen. Hergiz: asla. Tavk-ı ferman: ferman halkası, uyulması gereken padişah buyruğu. 2 Ervah-ı âzam: Ruh-u Âzamlar, Tanrı Ruhu'nun insanlarda tecellisi. Enbiya: Peygamberler. İbn-i Meryem: Meryem'in oğlu(Hazret-i İsa). Hatm-i âsar-ı nübüvvet, Fahr-i Alem: gelip geçmiş peygamberlerin sonuncusu, kâinatın övüncesi (Hazret-i Muhammed). Kurb-i taattan kaçanlar: ibadete uzak duranlar, ibadetten kaçanlar. Tandeğildir: şaşılacak şey değildir. Vâhasretâ, dâd-el-firak:ayrılık ve özleyiş acısından medet.4Neş'et-iHak :Tann (güneşinin) doğduğu yer. Übüvvet: babalık. Lâ-t'akul üf "Ana babaya 'üf!' dedirtmemelidir" anlamındaki ayet hatırlanıyor. Taat: itaat.Hudavend-i azim: Ulu Tanrı. 5 Reâya-yi muti': itaatli sürüler (ulus). Rai: çoban. ZVb: kurt. Haşelittah: Allah etmesin, tövbe Yarabbi. Bîgüneh: günahsız,Nâgeh: ansızın 6 Rahm: acıma, mer­hamet. Ziyb-i iman: iman'ın süsü. Dem-i masum: günahsız kişilerin kanı. Hazer: çekinme, korkma. Abd: kul, köle.Çünki: madem ki, ne vakit ki. 7 İstiğfar: af, bağış dileme.

HÜRRİYET KASİDESİ

HÜRRİYET KASİDESİ

 1.Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten
    Çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükûmetten

 2.Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten
    Mürüvvet-mend olan mazluma el çekmez ianetten

 3.
Hakir olduysa millet şanına noksan gelir sanma
    Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten

 4.Vücudun kim hamir-i mâyesi hâk-i vatandandır
    Ne gam rah-ı vatanda hak olursa cevr ü mihnetten

 5.
Muini zalimin dünyada erbab-ı denaettir
    Köpektir zevk alan sayyad-ı bi-insafa hizmetten

 6.Hemen bir feyz-i baki terk eder bir zevk-i faniye
    Hayatın kadrini âli bilenler hüsn-i şöhretten

 7.Nedendir halkta tul-i hayata bunca rağbetler
    Nedir insana bilmem menfaat hıfz-ı emanetten

 8.Cihanda kendini her ferdden alçak görür ol kim
    Utanmaz kendi nefsinden de ar eyler melametten

 9.Felekten intikam almak demektir ehl-i idrake
    Edip tezyid-i gayret müstefid olmak nedametten

10.Durup ahkam-ı nusret ittihad-ı kalb-i millette
    Çıkar asar-ı rahmet ihtilaf-ı rey-i ümmetten

11.Eder tedvir-i alem bir mekînin kuvve-i azmi
    Cihan titrer sebat-ı pay-ı erbab-ı metanetten

12.Kaza her feyzini her lutfunu bir vakt için saklar
    Fütur etme sakın milletteki za'f u betaetten

13.Değildir şîr-i der-zencire töhmet acz-i akdamı
    Felekte baht utansın bi-nasib- erbab-ı himmetten

14.Ziya dûr ise evc-i rif'atinden iztırâridir
    Hicâb etsin tabiat yerde kalmış kabiliyetten

15.Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmaniyânız kim
    Muhammerdir serâpâ mâyemiz hûn-ı hamiyetten

16.Biz ol âl-i himem erbâb-ı cidd ü içtihâdız kim
    Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten

17.Biz ol ulvi-nihâdânız ki meydân-ı hamiyette
    Bize hâk-i mezar ehven gelir hâk-i mezelletten

18.Ne gam pür âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet
    Kaçar mı merd olan bir can için meydân-ı gayretten

19.Kemend-i can-güdâz-ı ejder-i kahr olsa cellâdın
    Müreccahtır yine bin kerre zencîr-i esâretten

20.Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin
    Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten

21.Anılsın mesleğimde çektiğim cevr ü meşakkatler
    Ki ednâ zevki aladır vezâretten sadâretten

22.Vatan bir bî-vefâ nâzende-i tannâza dönmüş kim
    Ayırmaz sâdıkân-ı aşkını âlâm-ı gurbetten

23.Müberrâyım recâ vü havfden indimde âlidir
    Vazifem menfaatten hakkım agrâz-ı hükümetten

24.Civânmerdân-ı milletle hazer gavgâdan ye bidâd
    Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyetten

25.
Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
    Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten

26.Gönülde cevher-i elmâsa benzer cevher-i gayret
    Ezilmez şiddet-i tazyikten te'sir-i sıkletten

27.Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet
    Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

28.Senindir şimdi cezb-i kalbe kudret setr-i hüsn etme
    Cemâlin ta ebed dûr olmasın enzâr-ı ümmetten

29.Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmid-i istikbâl
    Cihanı sensin azad eyleyen bin ye's ü mihnetten

30.Senindir devr-i devlet hükmünü dünyaya infâz et
    Hüdâ ikbâlini hıfzeylesin hür türlü âfetten

31.Kilâb-ı zulme kaldı gezdiğin nâzende sahrâlar
    Uyan ey yâreli şîr-i jeyân bu hâb-ı gafletten
----------------------
1.Çağın değer yargılarını doğruluktan ve samimiyetten sapmış görerek kendi arzumuz ve saygınlığımız ile devlet  kapısından ayrıldık.

 2.Kendini insan bilenler halka hizmet etmekten usanmaz, mürüvvet sahibi olanlar zavallılara yardım etmekten kaçınmaz.

 3.Eğer millet, hor görülmüşse onun şanına bir eksiklik geleceğini sanma; yere düşmekle cevher, değerinden özünden birşey kaybetmez.

 4.Vücudun mayası, vatan toprağıdır; bu vücut, acı ve sıkıntı içinde vatan yolunda toprak olursa, en küçük bir üzüntü duyulmaz.

 5.Dünyada zalimin yardımcısı, aşağılık kimselerdir; insafsız avcıya hizmetten zevk alan ancak köpektir.

 6.Hayatın değerini iyi şöhretten yüksek tutanlar, edebî bir feyzi geçii zevk için terk ederler.

 7.Halk arasında ömür uzunluğuna bunca düşkünlük nedendir?Emaneti korumaktan insanın menfaati nedir bilmem!

 8.Cihanda kendini her fertten alçak gören kişi ayıplanmaktan utanır fakat kendi nefsinden utanmaz.
 
 9.Akıllı ve bilinçli olanların, yaptıklarından pişman olup çalışmalarını artırması ve bunlardan ders alması, felekten intikam almak demektir.

10.Başarının, üstünlüğün değeri, milletin gönül birliğinde durur; koruma ve kollama eserleri ise ümmetin düşüncesinin çarpışması ile çıkar.

11.İktidar sahibi bir kişinin azim gücü, dünyanın bir düzene girmesini sağlar; metanet sahibi kişilerin ayaklarını sağlam basması ile cihan titrer.

12.Kader, her feyzini, her lütfunu bir zaman için saklar; milletteki gevşeklikten, zayıflıktan sakın korkma!

13.Zincire vurulmuş aslana ayaklarının güçsüzlüğü töhmet değildir; bu dünyada nasipsiz himmet sahiplerinden talih utansın.

14.Işık yüksekliğin doruğundan uzaksa çaresizliktendir; tabiat yerde sürünen kabiliyetten utansın.

15.Biz o osmanlılar boyunun ulu soyundanız; mayamız, bütünüyle şehadet kanıyla karılmıştır.

16.Biz o yüce hamiyetli, çalışkan ve güçlü kişileriz ki bir küçük aşiretten dünyaya hükmeden bir devlet meydana getirdik.

17.Biz o yüce yaratılışlı milletiz ki hamiyet meydanında ayaklar altında toprak olmaktan bize ölüm daha iyi gelir.

18.Hürriyet mücadelesi korkulu ateş olsa ne dert, yiğit olan bir insan gayret meydanından kaçar mı?

19.Cellâdın can yakan kemendi acımasız bir ejder bile olsa, yine bin defa esaret zincirinden daha iyidir.

20.Felek her türlü eziyet yollarını toplasın gelsin, millet yolunda hizmetten dönersem kahpeyim.

21.Bu yolda çektiğim acılar, sıkıntılar anılsın; bunun en basit zevki bile vezirlikten, sadrazamlıktan daha iyidir, yücedir.

22.Vatan, bir vefasız alaycı sevgiliye dönmüş, aşkına bağlı olanları gurbet acılarından ayırmıyor.

23.Korkudan, yalvarma yakarmadan uzağım; benim yanımda görevim menfaatimden, hakkım hükûmetin kötü niyetlerinden daha üstündür.

24.Ey zalim!Milletin yiğitleriyle mücadeleden sakın; senin zulmünün kılıcı hamiyet kanının ateşi karşısında erir.

25.Zulüm ile, işkence ile hürriyeti ortadan kaldırmak ne mümkün; eğer kendinde bir güç görüyorsan insanoğlundan idraki kaldırmaya çalış.

26.Gönülde çalışma gevheri, elmas cevherine benzer; ağırlığın tesirinden, baskının şiddetinden ezilmez.

27.Ey hürriyetin güzel yüzü, sen ne büyüleyici imişsin. gerçi esaretten kurtulduk derken senin aşkının esiri olduk. 

28.Şimdi kalbi fethedecek güç sendedir, güzelliğini gizleme; güzelliğin, milletin nazarlarından ebediyete kadar uzak kalmasın.

29.Ey geleceğin umudu, sen ne can dostuymuşsun; dünyayı bütün üzüntü ve sıkıntılarından kurtaran sensin.

30.Hükmetme çağı senindir, hükmünü dünyaya geçir; allah yüceliğini her türlü belâlardan korusun.

31.Ey yaralı kükreyen aslan, senin gezdiğin güzel sahralar zulmün köpeklerine kaldı, artık gaflet uykusundan uyan!

11 Eylül 2013 Çarşamba

Karaların Karası Eylül

12 Eylül 1980 Cuma günü...
Günümüz gençlerinin bilmediği sadece duydukları bir tarih, dönemi yaşayanların ise kap kara anılarıyla unutamadıkları bir zaman.

Yıl olmuş 2013 evlatlarımız var rüzgarın esintisinden sakındığımız "daha o çocuk" dediğimiz evlatlarımız. Gençlerimiz var hayatı sanal alemde gören, pembe toz bulutları içerisinde yaşayan gençlerimiz.

12 Eylül 1980 yılında da evlatlarımız vardı filiz gibi pırıl pırıl, gençlerimiz vardı hemde dağ gibi gençler onların klavyeleri yoktu, oyuncakları hiç olmamıştı. Sırtlarında ağır yükleri vardı sözde değil özde yükler.

Gençlerimiz vardı 1980 de. Hayalleri vardı, umutları vardı onların, gelecekleri vardı. Onlar da ana kuzuları idi, babalarının umutlarıydı. Hayalleri kendileri için değildi ülkeleri içindi onların.

Daha o yaşta "feda" demişlerdi gençliklerine. Başı dik onurluydu onlar "Baş verirlerdi baş eğmezlerdi" onlar. Toplumun gururuydu, onuruydu onlar.

Kahpe Eylül geldi ansızın, o imrenilesi, tek hedefi ülkesi olan ana kuzularımızı aldı bizden.

12 Eylül 1980 karaların karası Eylül. Ayrılıkların kahpesi Eylül. Ülkemizin geleceğini kara topraklara gömdü.

12 Eylül 1980, "Unutmak Tükenmektir" demiş üstat ne unuturuz ne de unuttururuz "Kara Eylül"ü.




9 Ağustos 2013 Cuma

Payas Kalesi

Sokollu Mehmet Paşa Kervansarayı’nın batı kısmında, kıyıdan 700m uzaklıkta, etrafı hendekle çevrili olan Payas Kalesi yer alır.
Payas Kalesi, bulunduğu yerde çok eskiden kalma Haçlılar tarafından inşa ettirilmiş hacıların güvenliğini sağlamakla görevli Tapınak Şövalyelerinin kontrolü altında hizmet görmüş, harap vaziyette ki kale kalıntıları üzerine,  Osmanlı İmparatorluğu tarafından, temelleri tamir edilemeyeceği anlaşılınca  (1567 – 1571) aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilmesi ile bugünkü şeklini almıştır. Külliyeye çok yakın olan Payas Kalesi, fiziki konum itibariyle külliyenin doğu kanadındaki kervansarayın simetrik olarak dengeleyici unsuru gibi durmaktadır. Mimar Sinan’ın, külliyenin planını kaleyi de hesaba katarak tasarladığı ve kaleyi külliyenin bir parçası gibi değerlendirdiği anlaşılmaktadır.
Payas Kalesi yapıldığı dönemde Sürre Alaylarını, ticaret kervanlarını koruyan bir karakol ve ileri sefer karargahı olarak hizmet vermiştir. Vatan şairi Namık Kemal sürgüne gönderildiği Kıbrıs’a gitmek üzere bir süreliğine Payas Kalesinde tutulmuştur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında da karakol ve hapishane olarak kullanılmıştır.

Payas Kalesi, Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Hatay meselesi ile ilgili bölgeye yaptığı ziyaretlerde çalışma alanı olarak kullanılmıştır.







120 Milyon Yaşındaki Mağara

Tarih ve Doğa şehri Payas'ın eşsiz güzelliklerinden biride 120 milyon yaşında olan Damlataş Mağarası.

Sincan yaylasının doğa harikası içerisinde bulunan mağara 2004 - 2005 yıllarında keşfedilmiş ve halkın ulaşımı sağlanarak bu eşsiz doğa harikasının ziyareti sağlanmıştır.

Sarkıt ve dikitleri ile büyüleyici güzellikte olan Damlataş Mağarası yatırımcıları ve meraklıları beklemekte.